Münâfıkûn Suresinin 9. ve 10. Ayetlerinde müminleri izzete erdirmek için iki şey
emredilmiştir. Birisi Allâhü Teâlâ'yı zikretmek, diğeri de infak, yani malını
Allâh'ın emrettiği ve razı olduğu yerlere harcamaktır.
Bütün güzel ameller Allah sevgisiyle yapılan işlerdir. Bunların bir kısmı
günahların mağfiretine (bağışlanmasına) vesiledir. Gece herkesin uyuduğu, gafil
olduğu esnada kalkıp namaz kılmak, cemaate devam etmek ile hayırlı işler
yapmak için yürümek gibi. Bir kısmı da infak ederek (zekât ve sadaka vererek)
muhtaçları doyurmak gibi Allah katında derecelerin yükselmesine vesiledir.
İnsan ne kadar namaz kılarsa kılsın, zekât ve sadaka vermedikçe yüksek
derecelere kavuşamaz. “Zekât, İslam’ın kantarasıdır” buyrulması, yüksek
derecelere kavuşmak için köprü ve geçit mesabesinde olduğundandır.
Farzların sevabı çok olmakla beraber onlar kulun üzerinde bir borç olduğu için
Allah'a yakınlık en çok nafileler ile olduğu gibi, infakta da asıl derece kazandıran
(zekât gibi farz olan) borçlarını ödedikten sonra Allah için verilen sadaka ve
yardımlardır.
Asıl izzet yemekte değil, yedirmektedir. Dünyada cemiyeti en ziyade yoran,
boğuşturup çarpıştıran kavgaların kökü bu infak meselesidir. Allâhü Teâlâ
mümin kullarına cennette derecelerini yükseltmek için zikirden gaflet
etmemelerini ve infak etmelerini emir buyurmuştur. İnfak yapmayan, sadaka
vermeyenler kendisine ölüm geldiği, öleceğini anladığı vakitte Allâh'a giderken
nimetlerden mahrum olarak gittiğine hasret çekecek, pişman olacaktır.
Allâhü Teâlâ bu nimetlerden nasibdar olmaya gayret göstermeleri lüzumunu
ihtar için: “Yâ Rabbî, ecelimi çok az bir müddet tehir etsen (geciktirsen) ben de
sadaka vermeye çalışsam ve salih kullarından olsam” demeden önce infakta
bulunmayı emrediyor. Onun için o dem gelmezden evvel, mümkün olduğu
kadar rızıklarınızdan keserek infak edin (muhtaçlara verin) de o gün o hasret ve
hüsranı çekmeyin.
Allah ibadetlerimizi kabul eylesin. Sağlıcakla kalın…